Zaferden Sonra Sofraya Kim Oturacak?
İnceleme • Haftanın Kitabı
Zaferden Sonra Sofraya Kim Oturacak?
Ahmet Büke’nin Kırmızı Buğday Romanında Toprak, Sınıf ve Kuruluşun Eksik Hikâyesi
Bir ülkenin kurtuluş hikâyesini anlatmak görece kolaydır. Düşman bellidir, cephe bellidir, kahramanlar ve hainler birbirinden ayrılmıştır. Bayrak göndere çekilir, işgal ordusu çekilir, yeni devlet kurulur ve tarih, sonunda doğru yere ulaşmış büyük bir yürüyüş gibi anlatılır. Asıl zor olan, savaş bittikten sonra ne olduğunu sormaktır. Cephede ölenlerin toprağı kimlere kalmıştır? Silahı taşıyanla tapuyu taşıyan aynı insan mıdır? Vatan kurtarıldığında o vatanın tarlasına, zeytinliğine, dükkânına, konağına ve sofrasına kim oturmuştur?
Ahmet Büke’nin Kırmızı Buğdayı tam olarak bu sorunun peşine düşüyor. Romanın esas meselesi, Kurtuluş Savaşı’nın nasıl kazanıldığı değil, kazanılan şeyin kime ait olduğudur. Bu nedenle Kırmızı Buğdayı yalnızca bir tarihsel roman, bir Millî Mücadele anlatısı ya da Ege destanı olarak değerlendirmek eksik kalır. Roman, resmî tarihin büyük kahramanlık anlatısının altına gömülen başka bir savaşı, toprağa sahip olanlarla toprağı işleyenler arasındaki kesintisiz mücadeleyi görünür kılmaya çalışır.
Can Yayınları tarafından Nisan 2025’te yayımlanan 496 sayfalık roman, 2026 yılında 55. Orhan Kemal Roman Armağanı’na değer görüldü. Ödül gerekçesinde de özellikle toprak mülkiyeti, kırsal dönüşüm, sınıfsal ve ekonomik bakış açısı vurgulanıyordu. Bu bakımdan ödülün Orhan Kemal adına verilmesi rastlantı değildir. Kırmızı Buğday, toplumcu gerçekçi edebiyatın uzun süre küçümsenmiş sınıf, emek ve mülkiyet meselelerini güncel romana geri çağırıyor.
Fakat romanın asıl değeri, sınıf meselesinden söz etmesinden çok, sınıf mücadelesini ulusal kuruluş anlatısının tam ortasına yerleştirmesinde yatıyor. Büke’nin romanı, “Bu memleket nasıl kurtuldu?” sorusundan önce, “Bu memleket kimin memleketiydi?” diye soruyor.
Toprak Bir Dekor Değildir
Kırmızı Buğdayda toprak, olayların üzerinde geçtiği edilgen bir zemin değildir. Bir hafıza alanı, bir suç mahalli ve neredeyse romanın bütün insanlarından daha uzun ömürlü bir karakterdir. İnsanlar doğar, ölür, savaşa gider, dağa çıkar, efeliğe soyunur; beylerin, ağaların ve devlet görevlilerinin adları değişir. Toprağın mülkiyeti ise bir şiddet biçiminden başka bir şiddet biçimine devredilir.
Roman, Osmanlı’nın son döneminden Çanakkale’ye, oradan Ege’deki işgal ve direniş yıllarına uzanırken, tarihsel değişimi düz bir ilerleme olarak kurmaz. Eski rejimin çözülmesi, eşitliğin kendiliğinden doğacağı anlamına gelmez. Bir bey gider, başka bir bey gelir. İmparatorluk çöker, Cumhuriyet yaklaşır; fakat tarlanın başında eğilen insanla kulede oturan insan arasındaki mesafe aynı kalır.
Ahmet Büke’nin önceki romanı Deli İbram Divanı deniz üzerindeki mülkiyet ve yaşam kavgasını anlatıyordu. Kırmızı Buğday ise aynı temel çatışmayı karaya, toprağa ve tarımsal üretime taşıyor. Büke de iki romanı, biri denizi, diğeri toprağı temsil eden, mülkiyet ve sınıf mücadelesi çevresinde birbirini önceleyen anlatılar olarak tanımlıyor.
Bu nedenle Ege, romanda kartpostallardaki Ege değildir. Zeytin ağaçları, dağ yolları, kırmızı toprak ve köyler pastoral bir güzelliğin parçaları olarak değil, üretim ilişkilerinin mekânları olarak görünür. Dağ ile ova arasındaki ayrım bile coğrafi olmaktan önce sınıfsaldır. Ovalarda büyük toprak sahipleri, ticaret ağları, konaklar ve işgal kuvvetleriyle uzlaşabilen bir mülkiyet düzeni vardır. Dağlarda ise yoksullar, Yörükler, toprağa bağlanamamışlar ve gerektiğinde silaha sarılanlar yaşar.
Romanın çıkış sorularından biri de budur: Neden işgal başladığında ovalık ve varlıklı Akhisar’dan değil, dağlık ve yoksul Gördes’ten daha hızlı bir direniş doğmuştur? Büke, bunun cevabını soyut bir vatanseverlik psikolojisinde değil, mülkiyet yapısında ve sınıfsal konumlarda arar. Vatan herkes için aynı şeyi ifade etmez. Birinin vatanı tapulu arazisi, deposu ve konağıdır; ötekininki yaşayabilmek için ekip biçtiği, fakat hiçbir zaman kendisine ait olamamış topraktır.
Kule: İktidarın Mimariye Dönüşmesi
Romanın en güçlü imgelerinden biri kuledir. Kule yalnızca bir yapı değil, sınıfsal iktidarın gözüdür. Toprakta çalışanlar aşağıdadır; mülk sahibi yukarıdan bakar. Köylüler eğilip kalkarken, harman savururken, hayvan otlatırken ya da ölürken kule onları görür. Fakat kulenin içinde yaşayan beden görünmez.
Burada iktidar yalnızca mala sahip olmak değildir. Görme, bilme ve görünmeden hükmetme ayrıcalığıdır. Bey, kendisini toprağın hizasından çekip çıkarır. Artık çalışanın dünyasıyla aynı düzlemde yaşamaz. Onun iktidarı, yalnızca sahip olduğu araziyle değil, araziye bakabildiği yüksek konumla kurulmuştur.
Bu nedenle kule, feodal bir gösteriş unsurundan modern denetim düzenine geçişin mimari karşılığı gibi çalışır. Ağanın bakışı toprağın her yerine yayılır. Şiddetin sürekli uygulanması gerekmez; kulenin varlığı, şiddet ihtimalini gündelik hayatın içine yerleştirir. Köylü yalnızca çalışmaz, gözetildiğini bilerek çalışır.
Büke’nin burada yaptığı şey, mülkiyeti soyut bir ekonomik ilişki olmaktan çıkarmaktır. Mülkiyetin bir mimarisi, manzarası ve görüş açısı vardır. Yoksul toprağa bakar, çünkü onu sürmek zorundadır. Zengin toprağa yukarıdan bakar, çünkü ona sahip olduğunu göstermek zorundadır. Kule bu iki bakış arasındaki farkın taşa dönüşmüş hâlidir.
Fakat romanın kuvvetli imgelerinden biri olan kule, aynı zamanda metnin temel biçimsel sorununu da haber verir. Büke çoğu zaman imgelerin kendi anlamlarını üretmesine izin vermek yerine, ne anlama geldiklerini açıklamaya yönelir. Kule zaten yeterince güçlüdür; ama anlatıcı, kulenin sınıfsal anlamının okur tarafından kaçırılmasından endişe edercesine metnin etrafına yorumlar yerleştirir.
Romanın politik acelesi, zaman zaman edebi sabrının önüne geçer.
Bey Pulları: Paranın Yerini Borcun Aldığı Dünya
Kırmızı Buğdayın sınıf meselesini en somut biçimde kurduğu nesne ise bey pullarıdır. Büyük arazi sahiplerinin işçilere gerçek para yerine verdiği bu özel ödeme araçları, yalnızca belirli dükkânlarda ve beyliğin ekonomik çevresi içinde geçerlidir. İşçi ücretini almış görünür, fakat aslında ağanın dünyasından çıkamayacağı bir borç ilişkisine hapsedilmiştir.
Bu sistemde para, özgürleştirici bir değişim aracı değil, kapalı bir iktidar devresidir. Ağa işçinin emeğini satın alır; ona kendi pulunu verir; işçi ihtiyaçlarını yine ağanın belirlediği fiyatlarla, ağaya bağlı dükkândan karşılar. Böylece ücret, çalışanın eline geçtiği anda tekrar mülk sahibine döner.
İşçi yalnızca emeğini değil, geleceğini de satar. Çünkü pulun gerçek paraya çevrilmesi gecikir, kırdırıldığında değeri düşer; etnik köken ve toplumsal konuma göre farklı oranlarda değerlendirilir. Yaşamak için bekleyemeyen insan, alacağından vazgeçmek zorundadır. Sömürü burada ücretin düşük olmasından ibaret değildir. İşveren, zamanın da sahibidir. Aç olanın bekleyemeyeceğini bilir ve bu zorunluluğu kazanca çevirir.
Romanın bu noktada anlattığı düzen, yalnızca yüz yıl öncesine ait egzotik bir iktisadi uygulama değildir. Bey pulunun biçimi değişmiş olabilir; fakat borçla çalıştırma, kapalı tüketim devreleri, şirket içi krediler, avans sistemleri, ücretlinin gelecekteki emeğini bugünden ipotek altına alan mekanizmalar yaşamaya devam eder. Bu yüzden Kırmızı Buğdayın tarihsel malzemesi, geçmişi bugünden uzaklaştırmaz. Tam tersine, geçmişin ekonomik ilişkilerini bugünün içine sızdırır.
Büke’nin roman üzerinde dört yılı aşkın süre çalıştığı, iktisat tarihçileri, harp tarihi uzmanları ve akademisyenlerle bölümleri gözden geçirdiği biliniyor. Romanın başlangıç imgelerinden biri de yazara hediye edilen gerçek bir zeytin amelesi pulu olmuş. Bu araştırma emeği özellikle gündelik üretim, kıtlık, savaş ekonomisi ve emek ilişkilerine dair ayrıntılarda hissediliyor.
Fakat araştırma, tarihsel roman için hem nimet hem de tuzaktır. Yazarın öğrendiği her şeyi anlatma isteği, kimi bölümlerde kurmacanın doğal akışını ağırlaştırır. Bilgi, hikâyeyi beslemek yerine hikâyenin önüne geçmeye başladığında roman, tarihsel dünyanın içinde yaşayan insanları değil, o dünya hakkında hazırlanmış etkileyici bir dosyayı andırma tehlikesiyle karşılaşır.
Kırmızı Buğday bu tehlikeyi bütünüyle aşamaz.
Arap Ali ile Adnan Bey: Aynı Ülkenin İki Kurucusu
Romanın sınıfsal karşıtlığı en belirgin biçimde Arap Ali ile Adnan Bey arasında kurulur. Büke de bu iki kişiyi sınıf mücadelesinin iki ucu olarak tanımlar: Arap Ali emeğiyle yaşayan, savaşan ve en alttakileri temsil eden kişidir; Adnan Bey ise mülkü çoğaltan, kule diken ve sonunda devrimin kazançlarına el koyan sınıfın temsilcisidir.
Arap Ali’nin Afro-Türk kimliği, bu karşıtlığa yalnızca etnik bir farklılık eklemez. Onun bedeni, kölelik tarihinin, ırksal hiyerarşinin ve sınıfsal aşağılanmanın birlikte yazıldığı bir yüzeye dönüşür. Arap Ali, aynı yoksullar dünyasının içinde bile tam anlamıyla eşit değildir. Ücreti daha düşük değerlendirilebilir, gündelik hayatın küçük ayrıcalıklarından dışlanabilir ve sürekli olarak kökeniyle tanımlanabilir.
Bu nedenle onun isyanı yalnızca bir köylünün ağaya başkaldırısı değildir. Tarih tarafından iki kez aşağıya itilmiş birinin başkaldırısıdır. Önce sınıfı, sonra kimliği tarafından dışarıda bırakılmıştır.
Roman, Arap Ali’yi sıradan insanın içinden destansı bir kahramana dönüştürürken Köroğlu, zeybek anlatıları ve İnce Memed geleneğiyle açık bir bağ kurar. Fakat Arap Ali klasik halk kahramanından önemli bir noktada ayrılır. Onun kavgası yalnızca kötü bir beye ya da zalim bir kişiye karşı değildir. Zalim ölse bile mülkiyet düzeninin yaşayacağını sezer. Bu nedenle romanın sonunda ortaya çıkan bilinç, kişisel intikamın ötesindedir.
Adnan Bey ise tek başına kötü bir adam olmaktan çok, değişen siyasal rejimlere uyum sağlayabilen mülk sahibi sınıfı temsil eder. İmparatorluk döneminde bey, İttihatçı dönemde siyasetçi ve tüccar, işgal günlerinde uzlaşmacı, yeni düzende ise devrimin doğal mirasçısı olabilir. Bayrak değişir; kule yerinde kalır.
Romanın en sert savı tam da burada belirir: Eski düzenin egemenleri, yeni düzenin düşmanı olmak zorunda değildir. Çoğu zaman yeterince erken saf değiştirerek yeni düzenin sahibi olurlar. Devrimi yapanlarla devrime sahip çıkanlar aynı insanlar değildir.
Arap Ali ile Adnan Bey bu nedenle yalnızca iyi ile kötü, emekçi ile ağa karşıtlığı değildir. Kurucu mücadele ile kurucu iktidar arasındaki farktır. Biri ülkenin kurulması için bedenini ortaya koyar; diğeri kurulan ülkenin tapularını toplar.
Millî Mücadele mi, Sınıflar Mücadelesi mi?
Kırmızı Buğdayın önemli başarısı, Millî Mücadele’yi yekpare bir halkın dış düşmana karşı verdiği kusursuz bir savaş olarak anlatmamasıdır. İşgal kuvvetleri elbette vardır. Fakat işgalin karşısındaki toplum kendi içinde bölünmüştür. Toprak sahipleri, tüccarlar, eşraf, yoksul köylüler, İttihatçılar, Kuvayı Milliyeciler, eşkıyalar ve gayrimüslim topluluklar aynı tarihsel fırtınanın içinde farklı çıkarlarla hareket ederler.
Romanın Gramsci’yi hatırlatan temel fikri, eski dünyanın çöktüğü fakat yenisinin henüz doğamadığı ara dönemde canavarların çoğalmasıdır. Bu canavarlar yalnızca yabancı ordular değildir. Kıtlıktan kazanç sağlayanlar, halkın malına el koyanlar, savaşın yarattığı boşlukta servet biriktirenler, siyasal belirsizliği ekonomik fırsata çevirenler de bu dönemin ürünüdür. Romanın bölüm başlıkları ve “eski dünya ile yeni dünya” arasındaki geçiş fikri, bu Gramsciyen çerçeveyi belirgin biçimde taşır.
Böylece ulusal bağımsızlık ile toplumsal kurtuluş arasındaki fark açığa çıkar. Bir ülkenin işgalden kurtulması, o ülkedeki sömürü ilişkilerinin sona ermesi anlamına gelmez. Hatta yeni devlet, kendisini kurabilmek için eski mülk sahipleri, yerel eşraf ve yeni burjuvaziyle ittifak kurduğunda, bağımsızlık mücadelesinin en yoksul unsurları yeniden kenara itilebilir.
Romanın sonunda Arap Ali’nin asıl kaygısı da budur: Zaferden sonra kurulacak sofradan kendileri kalkacak ve yerlerine Adnan Beyler oturacaksa, verilen savaşın anlamı nedir?
Bu soru, romanın bütün tarihsel malzemesini bugüne bağlayan temel sorudur. Çünkü politik tarih genellikle iktidarın kimde olduğunu anlatır; sınıf tarihi ise sofraya kimin oturduğunu sorar. Kırmızı Buğday, Cumhuriyet’in kuruluşuna karşı değildir. Fakat kuruluşun sınıfsal sınırlarını, tamamlanmamış vaatlerini ve el değiştiren iktidar ilişkilerini görünür kılmaya çalışır.
Romanın cesareti, Kurtuluş Savaşı’nın önemini azaltmasında değil, onu kutsal ve dokunulmaz bir anlatı olmaktan çıkararak yeniden politik bir tartışmaya açmasındadır.
Destan ile Roman Arasında
Kırmızı Buğdayın biçimsel yapısı, anlattığı tarihsel geçiş kadar ikili bir karakter taşır. Metnin bir yüzü destana, halk hikâyelerine ve sözlü anlatı geleneğine dönüktür. Diğer yüzü ise 19. yüzyıl gerçekçi romanına ve tezli tarih romanına yaklaşır.
Destansı dil, geniş zaman aralıklarını, kuşakları, beyleri, eşkıyaları ve savaşları anlatabilmek için işlevseldir. İnsanlar yalnız bireysel psikolojileriyle değil, tarihsel kuvvetlerin taşıyıcıları olarak görünür. Arap Ali, Adnan Bey, Mihail, Hacı Bey ve diğerleri ait oldukları toplumsal konumların temsilcilerine dönüşür.
Bu tercih romanın politik berraklığını güçlendirir; fakat psikolojik derinliğini sınırlar.
Romanın çevrimiçi değerlendirmelerinde en sık tekrar edilen eleştirilerden biri de budur. Eylül Görmüş, geniş karakter kadrosuna rağmen kişilerin önemli bir bölümünün tek boyutlu kaldığını ve Deli İbram Divanındaki Leyla ölçüsünde unutulmaz bir karakter bulamadığını belirtir. K24 eleştirisi ise karakterlerin sınıfsal rollere hapsedildiğini, anlatıcının okurun kime inanması ve kimden yana olması gerektiğini fazla açık biçimde gösterdiğini savunur.
Bu eleştiriler haksız değildir. Adnan Bey giderek bütün kötülüklerin üzerinde toplandığı bir temsile, Arap Ali ise tarihsel haklılığın bedenine dönüşür. Karakterler sınıflarının dışına çıktıklarında ya da çelişkili bir davranış gösterdiklerinde romanın ideolojik geometrisi bozulacakmış gibidir. Oysa büyük roman karakteri, temsil ettiği düşünceden biraz fazla olan kişidir. Kendi sınıfının mantığını taşır ama ona bütünüyle indirgenemez.
Büke’nin kişileri zaman zaman karakter olmaktan çok tarihsel tezin oyuncuları gibi davranır. Bu durum özellikle anlatıcının araya girerek olayların ekonomik ve politik anlamlarını açıklamasında belirginleşir. Okurun görüntüleri, ilişkileri ve çelişkileri yorumlamasına bırakılabilecek meseleler, metin tarafından önceden çözümlenir.
Politik edebiyatın açık olması başka şeydir; okurun düşünme alanını daraltması başka.
Yine de bu didaktik eğilimi yalnızca bir kusur olarak görmek kolaycılık olur. Roman, bilinçli biçimde bireysel psikolojiyi merkeze alan modern roman geleneğinden uzaklaşıp kolektif bir tarih anlatmayı seçmektedir. Geniş kişi kadrosu ve temsili karakterler, destan formunun doğal unsurlarıdır. Sorun, romanın destan ile modern gerçekçilik arasında kesin bir biçimsel karar verememesinde ortaya çıkar. Metin bir an halk anlatıcısının özgür sesiyle hareket eder, bir sonraki anda tarih dersi veren açıklayıcı bir anlatıcıya dönüşür.
Kırmızı Buğdayın zenginliği ve hantallığı aynı kaynaktan gelir: Anlatmak istediği tarih, tek bir roman kişisinin omuzlarına sığmayacak kadar büyüktür.
Romanın Sessiz Kaldığı Tarih
Romanın en ciddi tartışma noktalarından biri, 25 Nisan 1915’te, Çanakkale kara harekâtının başladığı gün açılmasıdır. Roman 25 Nisan öncesindeki mülkiyet ilişkilerine, sermaye birikimine ve farklı toplulukların konumlarına geniş yer ayırmasına rağmen, 24 Nisan 1915’e ve Ermeni tehcirinin başlangıcına değinmez.
Bu yokluk basit bir tarihsel ayrıntı olarak görülemez. Çünkü romanın temel meselesi, savaş döneminde mülkün nasıl el değiştirdiği, hangi sınıfların zenginleştiği ve yeni ulusal ekonominin hangi kayıplar üzerinde kurulduğudur. Böyle bir çerçevede Ermeni mallarının, zorunlu yerinden edilmenin ve sermaye transferinin anlatının dışında kalması, romanın sınıfsal analizinde önemli bir boşluk yaratır. K24’te Aslı Güneş’in işaret ettiği bu suskunluk, özellikle romanın ilk tarihinin 25 Nisan olması nedeniyle daha görünür hâle gelir.
Büke, söyleşilerinde romandaki temel ayrımın Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında değil, varsıllar ile yoksullar arasında kurulduğunu; güçlü ve yoksullaştıran kesimlerin içinde hem Müslümanların hem gayrimüslimlerin bulunduğunu söylüyor. Ayrıca savaşın ardından gidenlerin mülklerinden en büyük payı Türk egemen sınıfının aldığını da açıkça kabul ediyor.
Bu yaklaşım sınıfsal bakımdan anlaşılır; fakat etnik ve dinsel şiddeti tamamen sınıfsal karşıtlığa tercüme etmek de yeterli değildir. Her yoksulluk biçimi aynı değildir. Her mülksüzleşme yalnız ekonomik bir sürecin sonucu değildir. Devlet tarafından belirli bir kimliğe yöneltilen şiddet, genel bir varsıl-yoksul karşıtlığı içinde eritildiğinde tarihsel özgüllüğünü kaybedebilir.
Romanın bu eksikliği, taşıdığı politik değeri ortadan kaldırmaz. Fakat kuruluş dönemindeki sermaye birikimini anlatan bir metin için önemli bir kör nokta olarak kalır. Metinler yalnızca söyledikleriyle değil, söyleyemedikleri ya da söylemek istemedikleriyle de anlam kazanır.
Büyük, Kusurlu ve Gerekli Bir Roman
Kırmızı Buğday kusursuz bir roman değil. Fazla geniş, zaman zaman ağır, kimi yerlerde didaktik ve karakterlerini belirgin sınıfsal rollere hapsetmeye meyilli. İlk bölümlerde Arap Ali’nin merkeze geç gelmesi, okurun tutunacağı duygusal ekseni geciktiriyor. Araştırma malzemesinin yoğunluğu bazı bölümlerde hikâyenin ritmini düşürüyor. Anlatıcı, okurun politik sonucu kendisinin çıkarmasına her zaman güvenmiyor.
Fakat bunların hiçbiri romanın önemini azaltmıyor. Tersine, kusurlarının önemli bir bölümü giriştiği işin büyüklüğünden doğuyor.
Ahmet Büke, günümüz edebiyatında giderek daralan bireysel deneyim alanından çıkıp kolektif bir tarih anlatmaya cesaret ediyor. Yalnızlığını, aile travmasını, kentli orta sınıfın duygusal çıkmazlarını anlatan güvenli ve pazarlanabilir romanların çağında, mülkiyetin tarihini, tarımsal emeği, savaş ekonomisini, sınıf ittifaklarını ve halkın siyasal özne oluşunu merkeze alıyor. Bunu yapmak, yalnız politik bir tercih değil, estetik bir risktir.
Roman bu riski her yerde başarıyla yönetemiyor; ama alıyor.
Kırmızı Buğdayın esas başarısı, Kurtuluş Savaşı’nı küçültmeden, onun içindeki sınıfsal gerilimleri görünür hâle getirmesidir. Cephede aynı düşmana ateş eden insanların, savaş bittiğinde aynı sofraya oturamayacağını gösterir. Ulusal birlik anlatısının geçici, sınıfsal çıkarların ise kalıcı olduğunu hatırlatır.
Toprak işgalden kurtarılabilir; fakat mülkiyetten kurtulmaz.
İktidar el değiştirebilir; fakat kule ayakta kalabilir.
Kahramanlar savaşı kazanabilir; fakat tapuları başkaları alabilir.
Bu yüzden Kırmızı Buğdayın asıl sorusu geçmişe değil, bugüne yöneliktir: Yoksullar bir ülkeyi kurtardığında, o ülke gerçekten onların olur mu?
Romanın verdiği cevap karamsar ama açıktır. Eski dünya ölürken yeni dünya kendiliğinden doğmaz. Aradaki boşluğa yalnız canavarlar değil, eski beylerin yeni kıyafetleri de yerleşir. Arap Ali’nin asıl trajedisi, düşmanın kim olduğunu geç anlaması değildir. Dışarıdaki düşmanı yendikten sonra, içerideki düzenin aynı kaldığını çok erken görmesidir.
Zaferden sonra sofraya kimlerin oturacağını soramadığımız sürece, tarih bize sürekli aynı kahramanlık hikâyesini anlatacak; mülk sahipleri ise hikâye anlatılırken tapuları toplamaya devam edecektir.
